Sokağın Müzigi (Röportaj)

Hiçbir şey yolunda değil ya da her şey yolunda! Önemli mi? Yetişmek, çalışmak, ödemek, buluşmak? şehrin kaosunda, hiçbir fiil bizden yana değil gibi ama bütün bunların yanı sıra, ofiste çalışırken, trafiğin sesi, inşaat patırtıları arasında insanı masadan kaldırıp pencereye doğru çeken bir akordeon sesi olabiliyor. Kalkıp pencereden bakıyorsunuz, aşağıda duran küçük kızın ya da delikanlının beklediği bozuk paralar asfalta düştüğünde çıkan ses duyuluyor. Ya da sokakta yürürken yolumuz, şehrin tüm gürültüsüne, kaosuna inat sokak müzisyenlerinin olduğu bir yerden geçiyor. Durup dinlemeli demeye gerek yok; adımlar yavaşlıyor, müzik mıknatıs gibi kendine çekiyor sizi. Şehirle alaşıma geçen müziğin evrenine girdiğinizi anladığınızda da, ritim sizi tutuyor ve duruyorsunuz. İnsanları kısa süreliğine de olsa durdurup androidlik halinden çekip çıkaran sokak müzisyenleriyle söyleştik.

Kendi iç sesini, samimi bir şekilde başkalarıyla paylaşabileceğin bir yerdesin; şehirdesin?

Neden sokakta müzik yapıyorsunuz?

Önder: Sokakta her tip insana rastlamak mümkün; parası olan olmayan, çocuk, yaşlı, genç, içen-içmeyen. Barda çaldığın zaman, tek tip insanla muhatap olursun. Özellikle erkek egemen, sigara, içki içen, parası olan, tek tip kitleyle.

Bu mu gerçekten? Tek tip insan görmek istemediğiniz için mi? Ben de dolaşırken tek tip insan görmüyorum.

Özgür: Bu cevap yetmedi galiba. Barda çaldığın zaman, adam para ödediği için, senin üzerinde bir hak, güç iddia edebilir; bir istek yapar barda çaldığın için, orada çalışmak için hiç istemediğin bir şarkıyı çalmak zorunda kalabilirsin.

Önder: Bir ressama ?bana ağaç çizer misin?? demek gibi bir şey bu yani; ama adam dağ çizmek istiyor.

Tamamen özgür olmak mı?

Özgür: Evet, an içerisinde insanlarla iletişim kurmak. İşleyen çarkın içersinde başka bir an, başka bir durum yaratıyorsun. Artı adam belki bir yere yetişmeye çalışıyor ama o an sen başka bir an yaşatıyorsun, bir duraksama olur orası? (Önder araya girer)

Önder: Bir anda vaha olur orası!

Özgür: İletişim çok önemli. Bizim çağımızda insanlar komşularını tanımazlar, birlikte yaşadıklarını tanımazlar, çevrelerine yabancılar, o yüzden aralarındaki iletişim günden güne kopar. Biz sokakta çalarak insanlarla birebir iletişim kurarak dost kazanırız.

Önder: Hatta, kendileri de direkt soruyorlar, ?bu çaldığın alet ne? gibi. ?CD kaç para?dan tutun da ?ne güzel çalıyorlar?a kadar, kendi aralarında iletişim kuruyorlar.

Hemo: Biz çıplaklığımızla, samimiyetimizle, çirkinliğimizle kısaca her şeyimizle ortaya koyuyoruz kendimizi; bunun karşılığında bu da bize dönüyor.

Fark ediliyor bu. Sizin ayrıca inanları çekip bırakma sisteminiz var. Yani, sizi dinleyen 20-25 kişi siz mola verdikten sonra yerini yeni yüzlere bırakıyor. Şaşırtıyorsunuz.

Özgür: Belki birçok insanın kaderini de etkilediğimiz oluyordur, belki de böyle bir misyonumuz vardır, bilemem. Mesela biz sadece sokakta CD?lerimizi satmak için çalmıyoruz. Bazen belli bir mekanın dışında anlık gelişen şeyler olur.

Otobüste çaldınız mı hiç?

Özgür: Tabii, otobüste, metroda. Bazen doğaçlama sözler de oluyor. Söylediğimiz türküler de var, onların sözleri çok güzel ama kendi bestelerimiz de var. Kendi düşüncelerimizi söylüyoruz; ?Biz savaş istemiyoruz? diyebiliyoruz, mesela, o an ne söylemek istersek?

Hemo: Belki kafadan girsen sen; kendi fikirlerini söylesen, adam seni dinlemeyecek ama o samimi dili gördükten sonra, düşüncelerini kıymete alıp değerlendiriyor.

Özgür: Kendi iç sesini, samimi bir şekilde başkalarıyla paylaşabileceğin bir yerdesin; şehirdesin.

Yani söyleme biçimiyle kazanıyorsunuz; yapmak istediğinizi şehirde her şekilde yapıyorsunuz, söylemek istediğinizi söylüyorsunuz.

Özgür: Evet. İnsana bir şey söylemek, direkt olarak öğreti şeklinde iletmek istediğinde, duvarlarla karşılaşırsın. Ona bir şey göstermek adına, kurtuluşunuz buradadır gibi çok politik cümlelerle? Kurtuluş, emperyalizme karşı mücadeledir. Bu doğrudur ama bu çok?

Bunun içerisinde bir siyaset var mı gerçekten?

Önder: Siyaset herkesin içinde vardır ama burada bir duruş var. Niye sokak diye bir tek sen sormuyorsun, herkes soruyor. Burada anlatabiliyorsun işte. ?Bir yerden albüm yapıp herkese ulaşmak varken neden sokak?? diye soruyorlar. Çünkü kendi adıma, burada bir duruşum var, gidip bu çarkın içersinde köşe başı olanlardan albüm yapıp onlara para kazandırmaktansa kendim de kazanmam değil mi? Kendi yaptığım eserleri de, işte ne yapıyorsak beraber, bire bir insanlarla temasa geçip dağıtmayı tercih ederim.

Özgür: Şirketler şöyle bir şey yaparlar; CD?yi bir liraya üretirler, 10 liraya satarlar. İki lirayı müzisyene; üretene, emeği harcayana verirler. Üreten biziz değil mi? Evet biz üretiyoruz. Bu adamlar her şeyi bir liraya mal ederler, stüdyo masrafları bir lira, iki lira müzisyene, dört. Diğer bütün parayı kendileri alıyorlar. Büyük bir rant var.

Siz de kısaca bu çarkın içinde olmak istemiyorsunuz, öyle diyebilir miyiz?

Hemo: Kendi şartlarımızla olmak isteriz. Albüm çıkartıp, Batman?dan tut Samsun?a, oradan Antalya?ya, oradan Avrupa?ya o şartları kullanarak? Keşke kendimiz yapabilsek.

Özgür: Bir albümün suç olduğunu düşünmüyoruz açıkçası, belki biz de bir gün albüm yaparız ama biz burada bir şey anlatmak istiyoruz, hem müzisyenlere hem dinleyenlere. Müzisyenlere diyoruz ki bakın, kendi kayıtlarınızı insanlara bire bir ulaştırabilirsiniz; böyle bir yol var. Dinleyenlere de diyoruz ki bakın, bu tür insanları arayın, kendi müziğinizi yaymaya çalışan insanların kayıtlarına direkt ulaşma yolunu bulun.

 

 

Birileri size gelip kaset teklifinde bulundu mu?

Önder: Çok oldu tabii.

Hemo: Evet cebim kartvizitle dolu.

Önder: Ama anda olmak diye bir şey var. Birçok insanın hatta bizim de çok kaçırdığımız meseledir bu. Şimdi burada yaşamayı beceremiyoruz. Ya geçmişte ya da gelecekte oluyoruz ama müzikle şimdide burada oluyorsunuz. Müzik bize de bunu sağlıyor. Birçok insan da burada oluyor. Bu etkileşimden ?güzel? olan doğuyor. Gerçek olan şimdi ve burada olandır. Böyle bir artı oluyor, biraz da şey diye bakıyorum, insanın sarhoş olmaya ihtiyacı da var. Hani, sarhoşluktan kastım, farkında olmama durumu değil, esme biraz. Ana girme, sarhoşluğu?

Caddeden geçen insanların kuşları görmelerini sağlıyorsunuz. Siz gözlerinizi yumuyorsunuz, insanlar birbirlerine bakıyor?
Ati: Evet, ağaçların farkına varıyorlar. Çünkü daha büyük bir gerçeklik yok aslında. Ağaçlardan kuşlardan kopuyoruz çoğu zaman, belki bunu hatırlamak topraklanmayı getiriyor. Hani topraklanmak deriz ya, toprakla iç içe? Ayakkabılarını çıkarıp toprağa bas!

Önder: Şehrin ortasında müzik bunu sağlıyor. Zannediyorum ki şurada olan insanlar (gruptaki arkadaşları göstererek), yarın işte binlerce, on binlerce satsalar bile, gene de sokakta olmayı isterler. Ben isterim. Çünkü orada başka bir şey var sokakta.

Sokakta ne var?

Özgür: Çıplaklık var, bire birlik var. Şöyle bir şey; müzisyenin yüceltildiği bir sistem var. Müzisyen hep üsttedir. Halkla arasında bir mesafe vardır.

Ati: Televizyon kutusu vardır.

Özgür: Evet. Ya onu etkileyecek bir nesnesin ya da onu eğlendirecek. Halbuki burada, eşit bir etkileşim var.

Hemo: Kendimiz için de. Mesela ben sabah kalktım, dün gecenin yorgunluğu vardı. Sabah buluştuk, ayarladık kendimizi, ondan sonra çalmaya başladık. Çalmaya başladıktan sonra, enerjimi topladığımı hissediyorum. İnsanlardan aldığım ve onlara verdiğim elektrikle dengeleniyorum.

Fotoğraf: Özlem ÖztürkÖzgür: Orada ikizler vardı mesela. Mükemmellerdi. Onları nasıl bulacaksın işte, onlarla nasıl iletişim kurabilirsin? Ama sokakta toplandığın zaman sen de ordasın, sen de onlarla iletişim kurabilirsin.

Ati: Ailesinin yaklaşımını fark ettin mi, ağabey?

Önder: Aile, süper aile.

Hemo: Benim orada ayrı bir yaklaşımım olmuyor yani, alet çalıyorum diye iktidar sahibi değilim. O ortam, ortak bir alan oluyor. Ben orada iyi bir enerji veriyorum ve insanlara o samimiyetle davranmaya çalışıyorum. Onun dışında yaşama enerjisini bulabilmeyi seviyorum. Depresyonda olan insanlarız yoksa. (Önder: Çok başkalardı ya!)

Grubun adı Etnik Temizlik mi?

Önder: Şu an düşünüyoruz. Aslında, Kara Güneş.

Özgür: Yok bu projeyi böyle yapmayalım arkadaşlar!
Hemo: Aramızda da ihtilaflar var.
Özgür: Ben karşıyım bu duruma.

Hangi etnik temizlikten etkilendiniz?

Önder: Etnik olan bütün durumdan. Her şeyi temizleme yaklaşımı aslında, açılımı bu şekilde düşünüyoruz. Etnik müzik de yapmıyoruz biz yani. Milliyetçi olma halini kırmak için aslında biz?

Hemo: Etnik diye bir şey yoktur aslında yani, kardeşlik varsa, niye böyle etnik diye mahalle mahalle ayırıyoruz ki kendimizi?
Ati: Bir temizleyelim!
Hemo: O zaman zaten her insan ayrıdır!

Neyi temizliyorsunuz?

Hemo: İşte ev ev, oda oda değişir o zaman yani. Bugün bir çocuk geldi mesela, o kadar sakin, öyle usulca sordu ki ?Bu aletin adı ne?? Cevap verdim, sonra fark ettim kafasındaki beyaz bereyi, gerçekten onun için takmıştı.

Özgür: Tabii.

Hemo: Aynı modeldi ama gelip nasıl konuştu inanamadım yani, o adamdan o ses nasıl çıktı?.. Böyle? öyle mülayimdi ki!

Özgür: Ne kadar karşıt olarak gördüğümüz insanlarla iletişime geçebilirsek o kadar da değiştirebiliriz. Bizim de öğrenmemiz gereken bir şey varsa onlar da bunu gerçekleştirebilir.

Hemo: Dolaşırken belki caddede kendini göstere göstere yürüyordu. Ama buraya gelince baktı ki, onun da bilmediği şeyler var! Çünkü onun da kalbinde olan, onun da bildiği bir şeyi söyledik. Yaklaşıp cesaretle sorabildi yani. Bereyi falan unuttu o.

Ne zamandır buralardasınız?

Hemo: Ben 13 yıldır. Bunlar (Özgür?ü, Ati?yi göstererek) Ankara?dan geldiler.

Önder: Biz gelip gittik. Ama 8-10 sene var galiba değil mi?

Özgür: 96?dan beri işte.

Önder: Bir de buralar dediğin? ben Antalya?ya gittim geçen gün, oralar da buralardı mesela?

Tabii, sokaklar? Nasıl görüyorsunuz bu işi?

Hemo : Simitçilik, tatlıcılık, boyacılık? bu işi de çok farklı görmüyorum doğrusu.

Ati: Evet Evet.

Hemo: Orada yine aynı şekilde iletişim kurup, işimi yapıyordum ama o zamanki zanaatım çok iyi ayakkabı boyamaktı, işimi iyi yapmaya çalışıyordum (gülüyor). (Ati: Yapma Ya!) Ağabeyimle yarışıyorduk, hangimiz daha iyi parlatıyoruz diye, şimdi ağabeyimle çalıyoruz ama işimizi daha iyi nasıl yaparız diye bakıyoruz.

Önder: Müzik yapmaya başladığım andan itibaren sokağın olması gerektiğini hissediyorum zaten. Bizim ilk kurduğumuz grup ütopyaydı. Tek ütopyamız müzik yapmaktı, daha hiçbir şey yapmıyorduk falan ama böyle takım olarak bir şeyler yapmanın güzelliğinin tadına varmaya başlamıştık. O zaman da mesela gidip parklarda çalıyorduk. Sokak fikri hep vardı. Çok misyon falan değil, binleri falan arkana alıp bir hareket olarak değil.

Enstrümanlardan söz edelim mi biraz? Enstrümanlarınızı yapmak istediğiniz müziğe göre mi seçtiniz? Yoksa enstrümana göre mi müzik yapıyorsunuz?

Özgür: İkisi de olabiliyor.
Hemo: Evet, kendi kafamızdaki müziği de enstrümanda uygulayabiliyoruz, onun bize verdiğine göre de çalıyoruz.

Belli ki seçilmiş enstrümanlar?

Özgür: Santur, cajon; perküsyon, akustik gitar dışında, sahne çalışmalarımızda, bas gitar, davul, piyano, gibi enstrümanlar da oluyor. Onlarla başka bir şeyler çıkıyor ama birbirleriyle ilişkili, kopuk şeyler değil.

Hemo: Biri santur. Bizdeki İran santuru, nerdeyse her ülkenin santuru olmuş. İnsanoğlunun ses çıkarmak istediği zaman, akustik bir kutu yapıp, üstüne bir tel gerip, ona vurarak ya da teli çekerek ses çıkarabileceği bir alet. Bu en ilkel ses çıkarma yöntemi. Bu yüzden de bütün kültürlerin buna benzer santurları olmuş. Biz en çok İran santuruyla karşılaştık. Türk santuru unutulmuş bir saz, eskiden klasik müzik orkestralarında falan çalınırmış ama kanunun girişiyle diğer solo sazların girişiyle unutulmuş. Santur solo bir enstrüman çünkü bu enstrümanın yetenekleri kısıtlı, bir makamdan diğerine geçerken, kanundaki gibi mandal sistemiyle olmuyor; durup, akordunu değiştirip sonra diğer tona geçmen gerekiyor.

Hepiniz aynı enstrümanı çalabiliyorsunuz. Aranızda bir dönüş gerçekleştirip turu tamamlıyorsunuz, bunu yaparak insanlara bir şey mi söylemek istiyorsunuz?

Hemo: O çok önemsediğimiz bir şey.

Özgür: Profesyonelleşmeyi sevmiyoruz! Bir de hepimiz santuru çalıyoruz ama hepimizin çalışında ayrı bir şey var. Hepimizinki birbirine benzemediği gibi ayrı bir ses yayılıyor, bu da başka bir şey.

Hiç unutmadığınız bir an var mı? Sizi çok şaşırtan bir şey oldu mu?

Özgür: Bir gün İzmir?de çalıyorduk, bir abla geldi yanımıza, yanında babası da vardı. Şey sordu, böyle bir anda, ?Belinda Carlisile çalar mısınız?? dedi. Ben orada dağıldım, bir insanın santurla Belinda Carlisle çalması? beni çok şaşırtmıştı.

Yağmur yağdığı zaman ne yapıyorsunuz?

Önder: Çalmıyoruz!

Küresel ısınmayla beraber, daha çok zamanınız oldu denilebilir o zaman.

Önder: Ben küresel ısınmadan yanayım. Bu bir şaka.
Ati: Buradan küresel ısınmaya teşekkür ediyoruz  ama yine de geçici olmasını diliyoruz bunun.
Hemo: Meteoroloji bizden sorulur.

Özgür: Tabii tabii.

Hemo: Önümüzdeki hafta feci yakalayacak bizi.

Ati: Çok fena, evet.

Önder: Yağar geçer.

Metroda çalarsınız.

Özgür: Yok, metro iznimiz yok ki.

Hemo: Metro çok şey istiyor, sabıka kaydı, fotoğraf? bilmem falan diye? çok şey yapıyor yani.

Önder: Sanki memur olacağız! Bürokratik?

Sahi yağmur yağdığı zaman?

Hemo: Cidden çalmıyoruz. 

Kapalı mekanlarda çalmıyor musunuz o zaman?

Hemo: Geçen işte Mis Sokak?ta bir yerde çaldık. Fena değildi. Düzenli hale gelebilir belki ama?

Önder: Evet orası çok şirin, samimi, evimiz gibi? böyle sıcak rahat?

Hemo: Ama biz de bir mekanda bir aydan fazla kalmış değiliz yani?

Öyle görünüyor ki yağmurun yağması dışında her şey çok güzel. Şehirdesiniz! Sokaktasınız. Siz sokağın içindesiniz, sokak sizin içinizde. İnsanların sokağını değiştiriyorsunuz. Peki, sokakta sizi rahatsız eden şeyler oluyor mu?

Hemo: Çalmanın dışında mı? Biz çünkü sokakta sadece çalmıyoruz, sokakta yaşıyoruz da?

Evet, neler yolunda gitmiyor?

Önder: Dünyada nasıl yolunda gitmiyorsa, sokakta da yolunda gitmiyor?

 


Sokakta başlıyor yani her şey, öyle diyelim mi?

Özgür: Evet, bu dünya siyasetinde de var. Biz mesela geçenlerde gördük onun karşılığını Ati?yle. Neler olduğunu görüyoruz. Bütün politik olayların yansımaları, sokakta ilk olarak karşına çıkan şey.

Hemo: Sokak belirlemiyor ama o yapıyı, sokak etkileniyor daha çok? yaşanan bir şey var sokakta.
Sokak da olduğu gibi kalmıyor ki! Değişiyor. Bu sokak Jurnal sokak şuradaki bina yıkıldı. Değişiyor sokak, tarihi saatçinin olduğu bir bina yıkıldı, bu bina yapıldı. Herkes etkileniyor bundan.

Önder: Şişirilmiş şeyleri yaşıyoruz, 20-30 kişilik bir grup, ?Burası bizim bundan sonra burada çalmayacaksınız,? diye tehdit ediyor. Sonuçta aynı dili konuşamayız.

Ati: Ceza kesmeye gelmişlerdi, yani iletişimden hiç kaçınmadık, kendimizi hiçbir zaman ifade etmekten kaçınmadık ama seni kesmek isteyen birileri olduğunda geri çekersin kendini.

Önder: Ülke siyaseti çok belirleyici oluyor ama bırak ülkeyi dünya siyaseti bile sokaktaki yaşam tarzını belirliyor ama aslında sokağın dünya siyasetini belirlemesi gerekir.

Sokak oluşturmuyor mu?

Önder: Ama sanal dünya da var. Borsa var, petrol var? Dünya ona göre gidiyor.

Özgür: Altın var mesela, altın. Altına değer veriliyor tamam, az var, farklı bir madde ama nasıl olur ya, candan, emekten, insandan, bir varlıktan maruldan, marul ya marul ekmekten daha değerli olabiliyor?! Yani düşün bürokratik daire içersinde, binlerce dosya var, tamam mı, eski davalar falan? Onlar kokuşuyor tamam mı? İğrenç kokuları oluyor ve bir çocuğun karnını doyurmaya kalksan; hiç biri fayda etmez. Boş! Ve bir sürü insan da birçok insan da bu sahte, boş şeye inanıyor! Yalan hepsi?

Şehirde belli bir yer seçer misiniz?

Önder: Her yerde çalarız.  Vapurda, iskelede, otobüste, trende.

?Hadi bugün de şurada çalalım? gibi mi belirliyorsunuz?

Hemo: Bizim çalışma mekanımız da sınırlı. Ya da biz üşengeciz, tembeliz belki? Bunun (Özgür?ü göstererek) stüdyosu var mesela ama? (Önder: Ya, stüdyo dediğimiz bir mikrofon, bir bilgisayar.) gitmiyoruz mesela. Bu ara, biz böyle üçlüyüz? bazen onlar ikisi, ya da biz böle ikimiz de çalıyoruz. Aynı zamanda sokak, çalışma mekanımız her sokakta çalıyoruz, hatta çalışmalarımızı da sokakta yapıyoruz. Prova, sunum hepsi burada. Bu aynı zamanda stüdyo çalışmaları için de ön hazırlık oluyor. Bir aradır yani, bir şeyler geliştirip düzenliyoruz.

Sokaktan feyzalıyorsunuz.

Hemo: Evet, ayrıca kırılma noktalarını, yapılabilecek falsoları falan ayıklıyoruz işte.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı arkadaşlar?

Hemo: Ben acıktım. Biz yemek yiyelim ve çalmaya devam edelim.

Fotoğraf: Özlem ÖztürkPeki, öyleyse çok teşekkür ederim. Cano gelmiş, biz röportajımıza onunla devam edelim.

Hemo: Biz de teşekkür ederiz.

Cano sen de gruptasın değil mi?

Cano: Evet.

Sen ne zamandır sokaktasın?

Cano: 13 yıldır sokaktayım. Altı yaşında oğlum var; Azat. Babaannesiyle.

Dinledi mi seni?

Cano: Tabii. Beraber şarkı söylüyoruz.

Peki, sen sokak dışında bir mekanda müzik yapmak istedin mi?

Cano: Sokakta isteyip istemeden oldum. Herhangi bir yer düşünmedim, sadece müzik yapıp arkadaşlarımla olmak istedim. Evse ev, sokaksa sokak, mekansa mekan! Mesela dün bir mekanda çıktılar, önceki hafta İzmir?de, ondan önce CNR?da.

Toplam kaç kişisiniz?

Cano: Bizim grupta en az 20 kişiyiz. Olabildiğince bir aradayız. Aynı şehir içinde, ayrı yerlerde de olsak, aynı yerde buluşuyoruz. Birimiz Beşiktaş?ta birimiz Kadıköy?de olsak da hiç telefon kullanmadan bir noktada buluşuyoruz. Mesela bugün Ati, çalmaya Beşiktaş?a gidecekti. Ben de oradan buraya geliyordum.

Ati: Evet, Başbakan gelmiş. Çalamadım.

Cano: Dolmuştan indim karşımda Ati! Benim indiğim dolmuşa binecekti. Aldım getirdim buraya. Böyle şeyler çok oluyor. Al işte bak; Fuat da geldi. Gerçi o başka, müzik yapmıyor ama? biz böyle buluşabiliyoruz.

Fuat: Ne yapıyorsunuz siz.?

Cano: Bak böyle senin gibi soru soruyor; biz de cevap veriyoruz.

Fuat: Konu ne?

Şehir.

Fuat: Şehirse İstanbul?dur.

Hemen çözümleyelim o zaman. İstanbul nasıl bir şehir Fuat?

Fuat: Organik bir şehirdir; canlı canlı. Aynı hücre gibidir. Yaşıyor, yaşayan bir şehirdir. Garip. Organik. Canlı yani. Her tarafında başka bir mana vardır. İstanbul sevmese bu kadar insanı barındırmaz. Kadın gibidir İstanbul, kadın gibi; ne zaman ne yapacağı belli olmaz.

Cano: Fuat?ın dediği gibi sahiden de; bu şehir istemese bizi barındırmaz.

Fuat: Ama birkaç kez silkeledi, baktı düşmüyorsun? Aynı devenin yaptığı gibi, önce silkeledi sonra istediğin yere götürmeye başladı.

Bu şehir doğurgan değil mi?

Cano: İstanbul! Her an doğuruyor. Saniyenin altında bir zamandan söz ediyorum; bir bakış, bir gülüş? İstanbul?da her an bir şey üretiliyor ama tüketiliyor da. Bu öyle bir dengeye gelmiş ki, ya bu denge bozulup burası yerle bir olacak ya da her şey böyle devam edecek.

Fuat: Kesin öyle!

Bu risk mi güzel?

Cano: Sen bunu bir risk olarak görüyorsun, benimse yaşam biçimim. Bugün sokaktayım ama yarın belki en lüks bir apartmanın tepesinde sefa sürüyor olurum! Bu şehir böyle. Çok örnek var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Cano: Benim söylediklerimi yayınlayıp yayınlamaman pek önemli değil. Teşekkür ederim.

Fuat: Ben de şehrin bir bölümünü anlatmaya çalıştım. Teşekkür!

Bütün bir günü geçirdiğim; Kara Güneş ekibinden; Özgür, Ati, Önder, Hemo, Cano?ya, beni önce fotoğrafsız bir röportaj sunmaktan sonra da üşümekten kurtaran Özlem?e, röportajın içine birden bire giren Fuat?a teşekkürler.

Fotoğraflar: Özlem Öztürk

http://planb.com.tr/seksek/archives/63

Tarih : 18.4.2015
Post a comment
Name and Surname:
E-Mail :
Message:
Maximum of 500 characters. 500 characters left.
Security Code:
Comments
No comments yet.
Kara Güneş April Tour 2018